
Ömür, avuçlarımızdan usul usul kayan bir su gibidir. Ne kadar sıkı tutmaya çalışsak da günler sessizce eksilir; mevsimler değişir, yıllar geçer ve bir gün insan, geldiği bu dünyadan ayrılma vaktiyle yüz yüze gelir. İşte o an, ne servetin bir anlamı kalır ne makamların ne de alkışların… Bir ömür boyunca “benim” dediğimiz her şey bu dünyada kalır. Bizden geriye ise yalnızca yaşayışımızın izi kalır.
İnsan, geride bıraktığı izlerle ömrünü ölümden sonrasına taşır.
Kimi ömrünü büyük binalar inşa ederek geçirir, kimi servet biriktirir, kimi şöhretin peşinden koşar. Oysa zaman, taşları aşındıran, duvarları yıpratan, isimleri unutturan en büyük hakemdir. Dün görkemli görünen nice eser bugün sessizliğe gömülmüştür. Fakat bir gönle dokunan samimi bir söz, bir yetimin başını okşayan şefkatli bir el, karşılık beklemeden yapılan bir iyilik; zamanın bile silemediği izler bırakır.
Çünkü gerçek zenginlik, sahip olunanlarla değil; paylaşılabilenlerle ölçülür. İnsan, kaç kişiye umut olduysa, kaç yüreğin yükünü hafifletti ise, kaç karanlığa bir ışık yakabildi ise işte o kadar zengindir. Hayatın sonunda insanlar evlerimizi, makamlarımızı ve unvanlarımızı değil; yanlarında kendilerini nasıl hissettiklerini hatırlarlar.
Bir gönlü kırmak da iz bırakmaktır; bir gönlü onarmak da… Aradaki fark ise birinin vicdanda yük, diğerinin duada ömür olmasıdır.
Bazı insanlar ekmeğini paylaşır, bazıları bilgisini, bazıları sevgisini… Bazıları ise öyle cümleler kurar ki yıllar geçse de dilden dile, gönülden gönüle yaşamaya devam eder. Çünkü gönülden çıkan söz yalnızca kulağa ulaşmaz; kalbe yerleşir. Kalbe yerleşen her hayırlı söz ise toprağa düşen bereketli bir tohum gibi, sahibinden sonra da yeşermeye devam eder.
Bugün adını bilmediğimiz nice zenginler yaşadı bu dünyada. Fakat Yunusça konuşanlar, Mevlânâ gibi gönül yapanlar, Hacı Bektaş-ı Velî gibi insanı merkeze alanlar ve isimsiz nice güzel insanlar hâlâ hayırla anılıyor. Çünkü ömrün uzunluğu değil, geride bırakılan güzelliklerin derinliği insanı ölümsüz kılar.
Kalemle yazılan satırlar bir gün solar. Mürekkep silinir, kâğıt yıpranır, kitaplar eskir. Ama sevgiyle söylenmiş bir söz; bir çocuğun duasında, bir annenin tebessümünde, bir yaşlının hayır duasında yaşamaya devam eder. İşte gerçek eser de budur.
Bu yüzden dünya telaşı içinde koşarken zaman zaman durup kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Ben bu dünyadan göçüp gittiğimde ardımdan ne konuşulacak?”
Bir iyiliğim mi hatırlanacak?
Bir tebessümüm mü?
Yoksa farkına varmadan kırdığım bir gönül mü?
İnsan, ardında bıraktığı evlerle değil; dokunduğu kalplerle hatırlanır. Gerçek miras; tapular, makamlar ve servetler değil, insanların yüreğinde bırakılan hayırlı izlerdir.
Bir gün hepimiz sessizce bu dünyanın misafirliğini tamamlayacağız. Sesimiz uzaklaşacak, ayak izlerimiz toprağa karışacak, adımız belki zamanla daha az anılacak. Fakat bir insanın karanlığına ışık olmuşsak, bir umudu yeşertmişsek, bir yüreğe huzur vermişsek; işte o zaman aslında hiç gitmemiş olacağız.
Çünkü ömür, tüketmek için değil; iyilikle çoğalmak için verilmiştir.
Ve insan, ardında bıraktığı iz kadar yaşar…
Gönüllere bırakılan sevgi ise zamana meydan okuyan en güzel mirastır.
Sevgiyle, muhabbetle ve kalpten bir dua ile…
Emine GÜLNAME